Tiyatro Gazetesi

KÖŞE YAZARLARI

CANLAR VE CANİLER İÇİN CÜMLELER

‘’Tiyatro hayatın aynasıdır’’ demiş ya üstad, o aynadan bana pek de güzel şeyler yansımıyor bu aralar


 ‘’Tiyatro hayatın aynasıdır’’ demiş ya üstad, o aynadan bana pek de güzel şeyler yansımıyor bu aralar: Mart sayısı hazırlanırken Özgecan’ın haberi geldi…  8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde yine eksiğiz, üstelik bir değil, binlerce…
Dört yıldır üzerine çalıştığım, hep bir tarafı eksik kalan, Elma Kurdu adlı oyunumdan bir parçayı paylaşmak istedim. Bu ay içimden böyle geldi, kabul edin.
Özlem Demir- 18
Ağrı- Diyadin
(Işık farklı bir yükseltinin yanında açılır. Kadının elindeki bez parçası, kendi bölümü boyunca temel aksesuvarı olarak kullanılır...)
Yaşımının kaçıncı yılıydı diye sorsalar bilmem. Genç, taze yıllarıydı; hoş kart, geçmiş, solmuş, bayat yıllarını göremedim ya.. Annemin gölgesindeki ilk heveslerim, ilk kadınlık deneylerimden birinin fonuydu ama.. evet, evet bunu hiç unutmadım; geleceğimmiş meğer... Müjde Ar mıydı, yoksa başkaca bir artist mi? yabancı değil, bizden biri, hatta ben... Ben ya, ben! Bacakları yarıya kadar açılmış bir kadın, arkasında ağzından düşmekte olan salyaları zaptedemeyen bir tiran ve bir çamaşır leğeni. Hatırlar, herkes hatırlar bu sahneyi... ne ödüllere layık görülmüştür de alamamıştır belki kutsal fallusu dik tutma görevini ihmal etme korkusuyla; kadın değil, durum. Yani bacakları yarıya kadar açılmış bir kadın, arkasında ağzından düşmekte olan salyaları zaptedemeyen bir tiran ve bir çamaşır leğeni.
İlk kadınlık deneyim, fasulye ayıklama... Fasulyeler ve artistin adı dışında herşeyi hatırlıyorum. Evet, evet hala hatırlıyorum. (Histerik bir durumda) O kadın bendim biliyor musunuz? (Kreşendo) Masumca çamaşırını yıkarken, arkasından yaklaşan, övünülesi kayalığı, kutsanası yükseltiyi, adaklar kesilesi kalınlığı görmeyen,  bacakları baldırlarına kadar açılmış; geniş aile içindeki tek beyaz çarşaflara akıtılmaya layık yosma bendim. BEN!
Fasulyemi ayıkladım. Kılçıklarına dikkat ederek, ortadan ikiye bölerek. Fasulyemi yıkadım, bol suyla. Lavobosu olup, musluğu akmayan mutfağımızda, ellerimle taşıdığım suyla. Ellerimle taşıdığım suyla sadece fasulye yıkanmazdı bizim evde. İçilirdi, çamaşır yıkanırdı, ayrana katılırdı, gusul abdesti alınırdı, son kovayla cenaze yıkandı.
Fasulyemi yıkadım... annem önüme dört koca baş soğan koydu ‘’al soy şunları da gözün alışsın... ha bi’de erkek yerlerini koyma, tadını kaçırır yemeğin.’’  Anladım, anladım ne demek istediğini.
Soğanı soydum; ağlamaya alışmaya çalışarak ve erkek yerlerini çöpe atarak. Kavurdum, bolca yağın içinde pembeleşene kadar. Biraz salça. Fasulyeleri attım içine... onların sararması gerek, üzerini kaplayıncaya kadar su koyana dek. Annem böyle yapardı, başkasının fasulyesini de yemedim zaten.
(Sayıklamaya başlar) O kadın bendim, o kadın... ben.
‘Fasulyeyle pilav pişirmeyi öğrenirsen, bütün yemekleri yaparsın’’ demişti annem. Öğrendim: fasulye, çorba, nohut, mercimek, mancar, pilav, karnıbahar, köfte, meftune, borani, börülce, sarma, musakka, kete, kuymak, pazı kavurma, patates, kısır, çiğ köfte, kara lahana, enginar...  (Histerik bir halde) Hepsini öğrendim, hepsini. Pişirdiği yenilir, yıkadığı giyilir bir kadın oldum. Pişirdiği yenilir, yıkadığı giyilir bir kadın oldum. Pişirdiği yenilir, yıkandığı giyilir bir kadın oldum. Övünülesi kayalığı, kutsanası yükseltiyi, adaklar kesilesi kalınlığı görmeyen bir kadın oldum.
Beyaz bir bohça hazırlandı, kocaman; bir çift terlik, iki takım üst-baş, iki takım iç çamaşırı- annemin ve benim giymediklerimden- bir seccade, bir çift patik, bir namaz örtüsü, annemin çeyizime oyalayıp sonradan bohçaya yerleştirdiği iki tülbent, beş burma bilezik ve birşeyler...
Bohça gitti, Şehriban geldi evimize... Gelmeyeydin Şehriban, ben sana diyememiştim ama gelmeyeydin. Şehriban geldi, kocasının koynuna girdi annemin kardeşi oldu...
(Histerik bir halde) Biz n’aptık Şehriban? Bu muydu ki kaderimiz? Kim dedi bize de yaptık, kimin aklıydı? Yatarken Felak, Nas, Ayet-el Kürsi okumaz mıydık biz Şeriban? Allah kime karşı korurdu bizi?
Hep yakınımdaydı... gözümü açtığımdan beri ki hatta ondan da önce. Annemle aynı karında yatmış azrail eli! Ben fasulye ayıklarıken de oradaydı, bacakları baldırlarına kadar açılmış övünülesi kayalığı, kutsanası yükseltiyi, adaklar kesilesi kalınlığı görmeyen kadın çamaşır yıkarken de, Şehriban’ın iki damla namusu yatağa damlarken de... Ahşap kapı usulca üzerime doğru açıldığında daha elim hiç bacaklarımın arasına değmemişti. Günahtı ya düşüncesi bile. Yatağa yatınca Ayet-el Kürsi okunurdu kötü düşünmemek için ve gusül abdesti sadece kanaman bitince alnırdı.
Şehriban, sen gelmeden önce miydi, sen geldikten sonra mıydı hatırlamıyorum. Mor eşarbın vardı Şehriban kafanda nikah günü, şehirden geldiğinizde. Nişan bohçasına koyduğumuz fırfırlı elbise... ayakkabılarını tanımıyorum Şehriban, onlar baba evindendi herhalde. Sen benden büyüktün de, ‘’abla de’’ demişlerdi daha seni istemeye gitmeden önce. Biz kardeş olabilir miydik ki? Annemle kardeş olabildiniz mi?
Sonra bir bohça daha hazırlandı... ama bu kez başka bir evde; üç- beş takım üst-baş, en pahalısından bir çift terlik, ayakkabı, tülbent, yelek, çanta, eşarp, seccade, gecelik, iç çamaşırı, 15 bilezik, bir altın saat... Bir yüzük belirdi parmağımda... aynısı ömrümde üç kez gördüğüm, babamla akran bir adamda.
Ben demedim ki bohçanın adresini, ben bilmedim ki, ben görmedim ki... Benim gördüklerim, benim göreceklerim...
(Uzun bir sessizlik.)
Ahşap kapının açılmasıyla beliren gölge, kokusuyla atıldı üstüme; hani çamaşır yıkayan kadın vardı ya, işte o bendim ya... İşte o benim. Benim hiç dokunmadığım yerlerim vardı, hiç bilmediğim. Bilinir oldu, bir ahşap kapı sesi, bir gölge, bir kokuyla. Hangi yaşın çoğuydum, Şehriban’dan önce miydi, sonra mıydı, ilk fasülyemi pişirmemin üzerinden kaç yıl geçmişti? Hiçbirini bilemedim, hiç görmediklerim, hiç bilmediklerim karşısında.
(Histerik) Bağırtı, çağırtı yok. Sessizce... Kimse konuşmadı, kimse duymadı, kimse bilmedi...
Üzerime atılan kaba el nerelerime dokudu, övünülesi kayalık, kutsanası yükselti, adaklar kesilesi kalınlık ne zaman karşıma çıktı, ne zaman beni zaptetti, ne zaman akıttı görmediğim yıllarımın üzerine şehvet atıklarını? Dokuz ayda gelen can, dokuz dakikada nasıl çıkıverdi  de gidiverdi beyaz bohçanın içine...
Her gece okumuştum Ayet-el Kürsi’yi, Nas’ı Felak’ı, her gece... Her gün taşımıştım suyu çeşmeden, her gün gitmiştim annemin kadınlık derslerine, seni hep bilmiştim Şehriban.
(Elindeki bez parçasını intihar ipi şekline sokmaya başlar.) Allahtan alışamamıştım soğanın acısına... galiba sen de alışamamıştın Şehriban, yoksa gider miydik hiç el ele tutuşup da almayacağımız nefeslerin yaşadığı yerlere, o karanlık odaya, o karanlık çukura... Dar değil miydi aslında bize oralar, insan hakları diye bağıran kadınların da bulunduğu kocaman bir kara parçasında? Bu kadarı düşmüştü ya... biz de yetinmeyi bildik, hiç sesimizi çıkartmadık kutsallık karşısında; küçücük bir yere, boyu kadar, kalınlığı kadar bir yere sığdırdık koca koca kadın cüsselerimizi, verebileceğimiz son şeyimizi; nefesimizi.
Hadi Şehriban geç kalmayalım gideceğimiz yere, beklemeyelim bu unutulmuş soysuzluğun içinde... Hadi gidelim bir kez daha akmadan lanet suları üzerimize...
(Elleriyle hazırladığı ipi kafasına geçirir, son bir kez dünyaya bakar, aslında ölmek istememektedir. İpi çeker...)
Sahne kararır, müzik başlar. Kadın, ürün toplama ve buna dair ritüeli canlandırır. Işık kararır, müzik susar.