Tiyatro Gazetesi

ÜNİVERSİTE

ÖLÜ ORDUNUN GENERALİ

ÖLÜ ORDUNUN GENERALİ

ÖLÜ ORDUNUN GENERALİ YÜREĞE DOKUNMAYAN BİR ZAMANDAN GERİYE Orada, bir savaş var uzakta, o bizim ülkemiz değil. Orada, bir ülke var uzakta, bu savaş bizim savaşımız değil. Işid’in yüklediği videolardan, İsrail ile Filistin’in bitmeyen savaşından, ortadoğu

ÖLÜ ORDUNUN GENERALİ
YÜREĞE DOKUNMAYAN BİR ZAMANDAN GERİYE

Orada, bir savaş var uzakta, o bizim ülkemiz değil.
Orada, bir ülke var uzakta, bu savaş bizim savaşımız değil.
Işid’in yüklediği videolardan, İsrail ile Filistin’in bitmeyen savaşından, ortadoğunun topraklarında akanın petrol değil, kan olmasından, küresel –fizyolojik-sosyolojik-kültürel –ekolojik; dinci ve ırkçı söylemlerin savaşını yaşıyor evren.
Gizliden gizliye çığ gibi büyüyen kıyımların içinde kıyıda kalmış –kurtulmuş- gibi anlık durumlar içinde kalakalıyoruz.

***
“İntiharın Genel Provası”, “Buluşma Yeri”, “Dar Ayakkabı ile Yaşamak” üçleme oyunlarının yönetmeni olarak tanıdığım M. Nurullah Tuncer’in yeni oyunu Ölü Ordunun Generali’nden söz edeyim istiyorum. (Ki bu başarılı bulduğum üçleme oyunda en çok Buluşma Yeri oyununu beğendiğimi de ilave edeyim. Tabii yönetmenin sayıca fazla yönettiği oyun olmakla beraber ben ancak bahsettiğim oyunlarını izleyebildim.)
Oyun-oyuncu-yönetmen kadrosunu beğendiğim bu oyunlardan sonra Ölü Ordunun Generali’ni Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde izledim.
Yıllar sonra savaştıkları topraklarda askerlerinin cesetlerini aramaya gelen bir ülke ve o ülkede savaş sırasında yine ağır kayıplar veren insanlar varken oyunun düne ve bugüne dokunan birçok duygusu olduğunu düşünüyor insan.
Yazar, İsmail Kadere. Arnavutluk doğumlu yazar, 2. Dünya Savaşı sonrası komünist rejimle büyüyen biri. 1963 yılında roman olarak yazılan Ölü Ordunun Generali, 1964 yılında film olarak sinema tarihine geçmiş ve o tarihten sonra roman, pek çok dile çevrilerek yazara ün kazandırmış.
Yeton Neziray tarafından sahneye uyarlanan Ölü Ordunun Generali, bitmiş bir savaşın insan ve toplumlar üzerinde devam eden yıkıcı etkileri üzerine odaklanıyor.
2. Dünya Savaşı’nın üzerinden yirmi yıl geçmiştir. Uluslararası bir anlaşmayla ölü askerlerin kimlikleri ülkelerine geri götürülebilecektir. Ölen askerlerin kemiklerini ülkelerine götürebilmek için görevlendirilen general ve rahibin Arnavutluk’ta başlarından geçenler dile getirilir. Bir yanda çocuklarının kemiklerini acı ve özlem içinde bekleyen anneler, diğer yanda çocuklarını öldüren düşmanla karşı karşıya kalan bir halk.

***
Tek perde olarak tasarlanan oyun, yaklaşık bir saat kırk dakika. Kalabalık bir oyuncu kadrosu var; sahne ve kostüm tasarımı bir matem havasında siyah renk ağırlıklı olarak düzenlenmiş.
Fakat en başından sonuna kadar süregelen müzik, insanı kendinden ediyor. Ne oyuncuların giriş diyalogları anlaşılıyor ne de istenilen duygu uyanıyor; kulağımızı tırmalayan ve sürekli değişen bir müzikle atmosferi hissetmeye çabalamak ise nafile... Bir süre sonra oyuncuları dinlemek yerine, yükselen ve alçalan sesiyle kulaklarımız, çalan müziğin nakaratını tekrarlıyor; tabii bir de koltukta uyuyanların horultuları ya da sıkıntıdan yanındaki kişiyle konuşan seyircilerin sesleri... (Bense oturduğum yerde çayda çıra oynuyormuş gibi ‘yüksek yüksek tepelere’ nakaratına takılıyorum.)
Koca başlı kuklalar sahneye girdiğinde bazı seyirciler kahkaha atıyor hem de kukla başlı, “anne benim cesetimi bul” dediğinde. Anlaşılmaz! Zaten sesler kayıtlı ya da o an söyleniyor, bunca koca kafalı kuklaya ne gerek var diye insan içinden geçirmiyor değil.
Oyuncular robotlaşmış şekilde bir matematikle hareket ediyor. Kaldı ki bir süre sonra oyuncuların adımlarını sayıyorum ve onların da aynı sayı ile hareket ettiğini anlıyorum. Hal böyle olunca düşmanını kendi elleriyle öldüren annenin bile duygusunu hissedemiyorum.
Eğer oyun, başlığıyla bu anlamda bir bağlantı kurmuşsa diyeceğim bir şey yok çünkü tüm oyuncular birer asker. Eğer görsellik üst planda tutularak oyunculara sahneleme payı verilmişse bu matematikle kendilerini gerçekleştirememişler gibi iğreti duruyorlar sahne üstünde; ki birçok oyuncunun farklı oyunlarda nasıl oynadığını biliyorum. Özellikle mezar kazıcıların bir olayı anlatırken bir-iki-üç diye diyaloglarını kendi aralarında paylaşıp dile getirmeleri kimse susmasın, o da bir diyalog atıversin ortaya der gibi...
Zamanı askerlerin günlüklerinden öğrendiğimiz bir zaman diliminde kızın, kış-sonbahar-ilkbahar-yaz mevsimlerinde her daim çamaşır asması ilginç gerçekten.
Bir mezar kazıcının ölümü sonrasında gelen rahibin “bir şarap verin anlatacağım, çok üzüldüm” demesi ise gerçeklikle bağdaşmayan bir diyalog yanılgısından başka ne olabilir? Kaldı ki hiçbir oyuncu birbirinin gözünün içine bakmıyor; izleyicilere karşı tirad atıyorlar sanki.
Seyirci koltuklarında ve sahnede var olan siyah balonların ise anlamını çözmekte zorlanıyorum. Ne patlıyorlar ne de oyuncuların ellerinde başka bir şeyi simgeliyorlar. Bir de siyah şemsiyeler var ki siyahlar içinde bir alem yaratmaktan öteye götürmüyor. O halde kullanılması neden?
Zaten generaller dışında diğer oyuncuların kambur mu yoksa aksak mı olduğunu kestiremiyorsunuz. Sahnenin gerisinde canlandırma yapan oyuncuların sesi duyulmuyor ve canlandırma sırasında yapılan ışık tasarımı iyi değil. Ve bütün bunlar yapılırken tasarlanan müzik sürekli kulağınızda.
Sanatın işlevselliği ve dinamiği yok bu oyunda; aslında benim için hayal kırıklığı...
Oyun bittiğinde merdivenlerden inerken bir seyirci arkadaşına “Uyumuşum, sonu nasıl bitti?” diye sordu.
Arkadaşı, “Ölü generalin cesetini verdi kadın ve bir daha buraya gelmeyin dedi.” dedi.
Uyuyan arkadaş, “Ha, bu muymuş?” dedi esneyerek.
Oyundan bana kalan tek diyalog ise “Bırakın insanlar ölülerinin ardından dilediği gibi ağıt yaksın!” cümlesiydi. Geriye kalansa kulağımda çınlayan müzik, bugüne dair ne söylediği ile yanıtsız kalmam dışında, düne dair de bana nasıl bir farkındalık yarattığıydı?

Yazan    : İSMAİL KADARE
Çeviren    : BİLGE EMİN
Yöneten    : M.NURULLAH TUNCER
Dramaturgi    : HATİCE YURTDURU
Sahne Tasarımı    : M.NURULLAH TUNCER
Kostüm Tasarımı    : TOMRİS KUZU
Işık Tasarımı    : CENGİZ ÖZDEMİR
Müzik    : CENAP OĞUZ
Koreografi    : Ö. İLYAS ODMAN
Efekt    : ÖZGÜR YAŞAR İŞLER
Yönetmen Yardımcısı    : DENİZ EVRENOL AYDEMİR, FATMA İNAN
Süre    : 1 SAAT 40 DAKIKA

OYUNCULAR
Alp Tuğhan Taş, Aslı Narcı, Ayşen Sezerel, Direnç Dedeoğlu, Göksel Arslan, Hakan Gümüş, Irmak Örnek, İlhan Kilimci, Mevlüt Demiryay, Musa Arslanali, Müge Akyamaç, Orhan Hızlı, Ozan Gözel, Ömer Barış Bakova, Özgür Dereli, Pınar Demiral, Selçuk Soğukçay, Selçuk Yüksel, Seza Güneş, Şevket Avşar